Showing posts with label life. Show all posts
Showing posts with label life. Show all posts

Wednesday, May 02, 2012

Stedelijk Museum opens September 23rd

yaktin beni Stedelijk. bu yaz temp folder'inda degil, leyla ile mecnun gibi kavusmayi umuyordum seninle (leyla ile mecnun bulusuyorlar miydi bu arada? olmadiysa ferhat ile sirin verelim.) fakat bana diyorsun ki: stedelijk opens september 23rd.

o zaman next year in Jerusalem Amsterdam!

Rijks de 2013'de ana binanin renovasyonunu anca tamamliyormus. geriye sar: sene 1999, Vatikan: ikinci millennium icin butun ulke under construction kanvaslarinin arkasinda saklaniyordu. ve ben interrail icin o yili secmistim. henuz hipstirliktan cakmadigimiz icin fotograf adina elimiz biraz bos donmustuk. oysa simdi o kadar under construction'dan ne malzeme cikardi. fakat cahildik, naiftik, henuz williamsburg'e dusmemistik. ama turkiye'ye gelen turistler? hepsi anasinin gozuydu. hep hamallarimizi, dilencilerimizi cekiyorlardi. oysa AKMERKEZIMIZ DE vardi.






Tuesday, May 01, 2012

april is the cruellest month*

* ben demiyorum, T.S. Eliot diyor. ama T.S. Eliot vs. ben yarisinda T.S. galip cikti; nisan zalimdi. havalar tuhafti, insanlar bahar havalari gibi guvenilmez ve eserikliydi, en zeybek havasi oynayani ise, suphesiz ki hormonlardi. gule gule nisan: gecen sene agustos'un arkasindan salladigim eli sana da salliyorum.

cut

esas mevzuya geleyim: "april is the cruellest month" -yukarida beni yendiginden bahsettigim T.S. Eliot the waste land'i boyle aciyor: "april is the cruellest month (...) mixing memory and desire." digerlerinde oldugu gibi, waste land de gondermelerle, name-droppinglerle, alintilarla dolu. gondermeleri dipnotlardan incelemek icin: surasi. bir baska (daha detayli) annotated waste land icin ise bu link.

bu satire gibi degil gibi siirde elimizde neler var?
  • sembolizm: var. neler? tarot, grail quest, arthurian legend.
  • din ve mitoloji? dolu. kelt mitolojisi, incil, upanishadlar, budizm.
  • gondermeler: herhalde en buyuk siklikla dante'ye. ama kimi ararsan var: homeros, virgil, ovid, chaucer, shakespeare, st. augustine, baudelaire, etsetera, etsetera.
 ikinci kaynakta, 55. satir icin yazar su notu dusmus:

On his card in the Tarot pack, the Hanged Man is shown hanging from one foot from a T-shaped cross. He symbolizes the self-sacrifice of the fertility god who is killed in order that his resurrection may bring fertility once again to land and people.


Odin: feyizli bir abiniz.
self-sacrifice of the fertility god, okey. fakat BEYLER ODIN!!! 

hanged man'den bahsedip, kendini dokuz gun boyunca yggdrasil'den asarak, yine kendine kurban eden ve kendi mizragiyla bogrunden delinen (tanidik geldi mi?) Odin Alföðr'u unutursam sag elim kurusun (Thomas Stearns, gonderme sadece senin isin mi? yoo dostum. yoo.) ayrica Huginn ve Muninn'den de cekinmiyor degilim. insanin gozunu oyanlar: 1. besledigin karga 2. kuzgun 3. uc yok.

Huginn ve Muninn yahut thought and memory (bende ikincisi yok.)

















artik mayis geldigine gore, bir nisan'la daha birlikte, bu yaziyi da kapatiyorum.

"You gave me hyacinths first a year ago;"
"They called me the hyacinth girl."
--Yet when we came back, late, from the hyacinth garden,
Your arms full, and your hair wet, I could not
Speak, and my eyes failed, I was neither
Living nor dead, and I knew nothing,
Looking into the heart of light, the silence. 
Oed' und leer das Meer.


bu kadar anlamli yazmak zorunda degildin Eliot.
Simon Fieldhouse cizimiyle T.S. Eliot aka ZALIM.

shantih shantih shantih!
 


Friday, April 27, 2012

bunlar artik hep hormonlu abla








































bill bryson, a short history of nearly everything kitabinin acilisinda, nasil ve niye bir araya geldigi tam olarak belli olmayan, bir noktada (olunce) artik bir arada kalmayan birtakim atomlardan olustugumuzdan bahseder. neticede, icimiz disimiz kimya. su an hayatimla ilgili her sey, thyroxine ve triiodothyronine adli iki hormona bagli oldugundan ve insanin kimyasinin bozulmasi kavramini harfiyen yasadigimdan; bu posterlere baktigimda her seyin hakikaten de sadece su amino asit ve atom kombinasyonlarindan gayri bir gizemi olmadigini net olarak idrak ettim. bu tabii gizemsiz oldugu anlamina da gelmiyor; endokrinolog (yani Cuddy) olmak icin senelerini verenler var.


T4 aka thyroxine. kiza hormon yukleyin.
triiodothyronine (T3). aradaki bir (1) farki bulunuz.






 





that said; tabii yasarken "su an amino asitler ve atomlarin olusturdugu hormonlar sebebiyle..." diye baslayan cumleler kuramiyoruz. kuranlar olabilir. onlar herhalde alasiminda betonu fazla kacmis (aramizdalar) yahut kimya phd'si pesindeki azinliktir.

ask. sevgi: sana da laflar hazirladim. sevisme esnasinda ve (duruma gore ozellikle) sonrasinda oxytocin salgiliyoruz. yakin zamana kadar kadinlarda, erkeklerde salgilandigindan daha fazla oldugu iddia ediliyordu (anne-cocuk bonding'i icin de kilit isim bu), son arastirmalara gore (kesin edinborough uni'dir) boyle olmadigi; duruma ve kisilere gore degisen oranlarda salgilandigi neticesine varmislar. buna dair benim yorumum: ne kadar robocop'saniz, hormonlariniz o kadar stabil, o kadar minimal. ergo, tum bu human drama'nin suclusu, bizim (ie. benim) bunlari hep yazdigimiz uzere, yatacak yeri olmayan oxytocin <--- iste O hormon [insert: show haber kirmizi cemberi]. bu bilgiler isiginda, mesela kisa bir sure once sevistiginiz insanlarla aranizda, generate ettiginiz kumulatif oxytocin oraniyla dogru orantili BIR ELEKTRIK ALINIYOR (tesekkurler ece erken). cunku fizyoloji yuzunden. sonra AY BEN BILMIYORDUM olmasin.


(posterlere donersek: fikir cok guzel olmakla birlikte, happiness icin dopamine kullanimi yanlis olmus; "mutluluk" kavramina en yakin hormon serotonin.)

Sunday, December 04, 2011

neighbours a.k.a. komsular

bir an boyle baslayinca sanki avustralya'nin gururu neighbours dizisinden bahsedecek misim gibi olmadi mi? ama tabii ki hayir, kaldi ki diziden de anca kylie minogue'u hatirliyorum. konumuz bildigimiz komsularimiz. karsiki komsu, ust kat komsusu, en alttaki gencler falan gibi.

cihangir'deki ikinci evime tasindigimdan beri bir komsuluk muessesesiyle muhatap olmus durumdayim. bundan onceki evde her katta bir daire vardi ve ust kattaki komsunun kopeginin ayak citcitcitcitlarindan ve sahipleri olmadiginda non-stop ulumasindan baska bir sey pek duymuyorduk. hafif magarasal bir ortamdi ev ses acisindan.

ne zamanki (eylul'de) daha klasik bir cihangir setting'ine sahip bu yeni eve tasindim, o zaman komsu kavramiyla tanistim (burada senelerdir yurt disinda oldugum goz onunde bulundurulsun).


karsi komsu(lar): cekirdek aile: anne, cocuk ve evin reyisi babadan murekkep. baba rolundeki eleman ayni zamanda toprak sahibi oldugundan hem apartmanda birden fazla (sanirim uc?) dairesi var, hem de apartmanla ilgili her turlu mevzuda ona danisiyoruz. dolayisiyla kendisi ve ailesi (daha cok ailesi, okumaya devam) komsular listemde hakettigi kadar buyuk yere sahip. evli, bir cocuk babasi. dunyanin en simarik 4 yasindaki kizi dolayisiyla benim karsi dairemde oturuyor. gunun 12 saati ya ciglik atan, ya avaz avaz sarki soyleyen, ya bir kelimeye takilip onu defalarca tekrarlayan ya da uluma-bogurme arasi sesler cikararak tepinen bir y u m u r c a k. eskalini de belirledim; bir gun yalniz yakalasam korkutmayi, olmadi celme takmayi dusunuyorum ama henuz mumkun olmadi. hayatimda ilk duvara vurup "eeeyh yeter be" dememe sebep olmus insan bu kucuk 4 yasindaki bebe iste. bitmedi! bu ailenin babaannesi olan sahis da bu uc kisilik cekirdek ailenin hemen ust katinda oturuyor. let the good times roll. oncelikle geline sabir dileklerimle, zira babaanne her allahin gunu asagi katta, genellikle de bu 4 yasindaki iblisin yavrusu ile ugrasiyor oluyor. yumurta kartonu gecirgenligindeki duvarlardan nasil cocuk yetistirilmeyecegi derslerini sayesinde her gun alma firsatim oldu. bir sesini iyice tize cikararak (teyze tizi) avaz avaz bagiriyor, bir o da tepiniyor, sonra isyan ediyor, en sonunda dayanamayip cocugun istedigini yapiyor. ertesi gun ayni loop tekrar; cunku kucuk iblis yeterince cingar cikarirsa istedigini elde etmeyi ogrendi. alinacak ders: cocuk yetistirmeyi bilmiyorsaniz, cocuk yapmayin. mersi.

son gunlerde (ki anlasilmaz degil) bu tantanaya gelin-kaynana kavgalari da eklendi ki tabii evin babasi (sanirim benden kucuk) civarda yokken yapiliyor. gecen gun cok heyecanli bir tanesine sahit oldum, iki yetiskinin tepinmesi, bir seylere vurmasi, kapilari carpmasi, teyze tizi vs. daha genc kadin tizi gibi parametreler mevcuttu. tam neyle ilgili oldugu da anlasilamadigi icin aslinda tadi biraz kaciyor. yani tek duydugunuz arada tizlesen arada bogulan ciglik, birtakim anlasilmaz hakaretler ve bir suru gurultu. demem o ki, biraz daha komsulari dusunseler, en azindan popcorn yerken dinler, turk acik oturum programi yakalarim (live).

iyi haber: karsi komsu kizinin anaokuluna baslamasi gerektigine sanirim sonunda ikna oldu. gunduzleri pek ses cikmiyor. bunun tek aciklamasi kizin evde olmamasi olabilir. (ya da oldurup sanatcilar parkina gomduler. -tasteless, I know)

yan apartmandaki duvari bana bitisik cift: iste aradiginiz her sey bunlarda: ask, nefret, ihtiras! sik sik kavga ediyorlar; bir iki kere "polisi mi arasam?" diye dusundurecek boyutlara ulastigi oldu. en sevdigim kisimlari, kadinin BANA BAGIRMA BANA BAGIRMA diye avazi ciktigi kadar bagirdigi sekanslar. adam genelde bir seylere vuruyor. bazen karsilikli esya attiklari oluyor, gecen gun sanirim biri duvarda patladi, sonra arkasindan gelen sessizlikti beni urkuten. acaba ayni anda kafalarina bir sey gecirip ikisi de oldu mu diye endiselendim. bir sure sonra kendilerine geldiler ve biraz daha alcak bir tondan kavga devam etti de rahatladim.

en alt kattaki komsu(lar?): bir veya iki genc erkegin kiraladigi, bahceye acilan daire. onlarin herhangi bir sesi bana ulasmiyor. gecenlerde bir kapida kalma tesadufu vesilesi ile tanistik o kadar. ama burada yer almayi hak ettiler cunku KOMSUYUZ.

karsi apartmandaki en ust dairedeki abi: sanirim yonetmen bu. ya da ben kendisini oyle yaftaladim. ne zaman sokak tarafindaki camdan bakiyor olsam adam camdan bakiyor oluyor. uzun sacli, gozluklu. gozlemci bir kisiligi olduguna kanaat getirdim. herhalde her gordugumde orada olmasi bir tesaduf olamaz. (bir de sanirim iyi manzarasi var)


karsi caprazdaki bakkal: mahallenin sevgilisi, her turlu gerekli gereksiz malzeme: merdiven, tornavida, levye, koli bandi vb. karsilayicisi. bir de bana gelen buyuk paketleri (mesela amazon) teslim aliyor. yani, aliyormus. ben bunu amazon'dan siparislerim hala gelmedi of gumruge mi takildi diye dertlenirken, bir gun bana ziyarete gelen ve bakkala ugramis annem sayesinde ogrendim. hanfendi sizin kiziniz galiba, bunlar ona gelmis diye vermis anneme amazon siparislerini. yani kendisi ayni zamanda part-time lokal posta kutusu.  havalar iyiyken sabahin korunde bir diger arkadasiyla dukkanin onunde, tam benim yatak penceremin onune denk gelen yere mevzilenip, o gunku siyasi meseleleri ve futbol gundemini tartisma izdirabi neyse ki havalarin sogumasi ile tatile girdi.

mahallenin merakli teyzesi: mahalle varsa, teyze var. burasi cihangir, bohem olur oranin havalari, sanat sepet tayfasindan gerisi oturmaz diye dusunmeyin. buranin eski sakinleri de hala aralarda gentrification'dan kacmis yasamaya devam ediyorlar. teyze, gercek bir teyze. sokaga acilan camina yerlestirdigi bir minderi ve her sabah o minderin ustune memelerini yerlestirerek basladigi bir mesaisi var. mahallenin muhtari da bir baska teyze mesela, ama bence bizim sokaginkine de en azindan bir merchandise yahut fahri konsolosluk versinler. epey erken saatlerde basladigi mesaisini (belki de ogle uykusu arasi alarak) gecenin gec, hatta haftasonlari sabahin erken saatlerine kadar surduruyor. bircok kere cok gec saatte eve donerken kendisinin tasvip etmeyen bakislarina maruz kaldim. basilisk gibi. ama sokakta eskaza bir olay olsa, iste bu teyzenin tanikligi sayesinde sip diye cozulur diye tahmin ediyorum. belki de sokaga mobese kamera koyacak yer bulamamis, teyzeyi maasa baglamislardir.

simdilik eyyorlamam bu kadar. bir baska blog post'a dek esen kalin.

Wednesday, May 25, 2011

haymatlos

yine tasindim, o halde yeni bir blog yazisi yazmamam icin hicbir sebep yok. bildiginiz uzere, ben her tasindigimda, her lokasyon degisikliginde ve benzeri aktiviteleri takiben bir blog yazisi yazarim. tebdil-i mekanin cogumuza ferahlik, bana ise buna ek olarak ilham verdigi dogrudur.

simdi soyle: bir evden ciktim (bye bye mashattan, hoscakal rezidans hayati, gule gule under construction koridorlar) ama teknik olarak baska bir yere tasinmadim. bu da beni resmi olarak haymatlos (alm. heimatlos -hala bu sozcukten bihaber kisiler var. 2011'in istanbul'unda!) yapar. en son oxford'da trinity'nin misafir odasinda kalirken bu kadar yersiz yurtsuzdum; bana ne zaman ve hangi odanin verilecegi belli degildi, pazartesi ve cumalari misafir odasinin (dairesinin) salonu ayni zamanda kolej doktorunun bekleme salonuydu ve turlu gripli insan sabahlari ben uyanmadan salonda beklesmeye baslamis oluyordu. tabii, dusununce, simdikine oranla cok daha rahatsiz edici bir duzen. rahatsiz edici demisken, duzenim (or lack thereof) rahatsiz edici falan da degil. sadece turistik. ama ben hep boylesini istememis miydim? biraksalar otelde yasarim diyen, yaptigi is soruldugunda turistim diye cevap veren bir insan bundan rahatsiz olur mu? olmaz. ben de olmuyorum zaten. sadece tasindigimi ama aslinda tasinmadigimi anlattigim bir blog yazisiyla gelenegi devam ettirmek zorundaydim.

with love from cihangir. bu aralar da herkes burada.

Thursday, April 21, 2011

lale devri

istanbul'un her yerinde laleler var. yoldan gecerken arabayi durdurup aradan uc dort lale alsak, eve koysak, buna barbarlik diyebilir miyiz? tabii herkes uc dort lale alsa evine goturse, neticede bir haftada yol kenarlari dimdizlak kalir; kabul. ama ben herkes degilim? kimsenin kendisi icin herkes olmadigi on bilgisiyle hareket edersek bunu istememi kimse hor gormez herhalde. neyse, simdilik yol kenarindaki lalelere dokunmuslugum yok. yolunmus yol kenari laleleri gorurseniz hic bana suc falan atmayin.

derken; gecen gun PARASINI VERIP cicek almis eve gotuturken (bakiniz: temsili resim) kendimi the hours filminde meryl streep'in oynadigi clarissa vaughn gibi hissettim. bu sadece bana olmuyordur umarim -bu derken kastim sadece cicekli the hours sahneleri degil elbette. gun gelir breakfast at tiffany's, devran doner bonnie and clyde (mesela hypothetical cicekleri hypothetically calarken). konsepti filmlerle sinirlandirmayalim (ki, evet, tabii ki the hours'un esasen roman oldugunu da biliyorum, pekitesekkurederim) romanlarla da oluyor. kendimizi anna karenina'da hissedersek ama bazen? o zaman sikinti var ve simdi sergen gelecek.

iste o sahne: clarissa eve cicek goturuyor. ben bu kadar cok almiyorum tabii, kac para o cicekler haberiniz var mi?

velhasil, boyle tuhaf bir sinematiklesme (literaturlesme?) kafasini paylasabildigim esim dostum olsun isterim. es dost olmasa da, tanimadigim siz okuyucu belki. sevgi paylastikca buyur. sanirim nevroz da oyle. woody allen yaniliyor olamaz.