Showing posts with label rant. Show all posts
Showing posts with label rant. Show all posts

Thursday, September 15, 2011

annus horribilis

ortodoks kilisesi gibi, eylul ayinin baslamasiyla (trivia: kilise takvimi 1 eylul'de baslar) kendimi yeni bir seneye baslar hissediyorum. senelerin profesyonel ogrenciliginin getirisi: eylul-ekim demek yeni ogrenim senesi demek. gecen gun bahsettigim o pazar gunu kilikli agustos bitince, insana pazartesiyi (ama isin dogrusu bazen de nedense cumayi?) hatirlatan eylul'un zamani. iste o zaman geriye donup seneye retrospektif bakislar atiyorsun. bazi high -ya da low- lightlar:


- gecen sene tam bu donemlerde yeni basladigim pozisyonda basindan beri turlu sikintilar cektim; gerek yukseklisans kismi, gerekse asistanlik gorevleri olsun. danisman/patronla cinnete suruklenmeye sinirsel olarak artan astim eklenince yenilmis sayildik. (-)

- yeni tasindigim ev ocak-subat gibi eskidi. kacasi oldum. nisan ayi gibiydi kalici olarak kactim. (-)

- subat-temmuz arasi gorece parlak bir doneme imza atmis gibi gorunsem de, buyuk oranda ev kadinligi rolunun getirdigi sikintiyi goz ardi edemeyiz. ustelik her cikisin bir inisi oldugu gibi bu da bilinen sekilde neticelendi. cok da cikmamistim aslinda. (-)
clueless in bodrum. countdown to ext: 1 day.

- epik proporsiyonlarda kotu bir yaz tatili. iyi basladi (bu yaz saglam gezi yapti) ama ani viraji alamayarak bodrum'da duvara cakti. (buyuk -)

- saglik durumu hala remisyonda, kritik iki seneyi de doldurmus olmaktan dolayi buyuk bir arti. ama bildiginizin aksine saglam vucut illa ki saglam kafayi getirmiyor. bu durumda (±) (ingilizce ogretmenlerinin sevdigi bir puanlama: yarim arti).






turkiye gundemine girmek, bahsetmek dahi istemedim. bir gunluk gundemin (mesela bugunku) bile oglene dogru insani migren atagina sokabilecek kadar korkunc olmasi hasebiyle, bu sene de cennet vatanda herhangi bir iyilesme gorulmedigi gibi, her turlu rezillik yine arka arkaya yasandi. turkiye'ye her sene annus horribilis. basquiat'yi anarak: SAMO.

bu noktaya gelmeme su kadar kaldi. bakin su >--< kadar.
sene sonlarinda soylenen "iyisiyle, kotusuyle" klisesini kullanirsak, acikcasi, kac puan artidayiz, ne kadar eksideyiz (gerek bireyler [ben] gerekse tuzel kisilikler [siz hepiniz]) tam hesaplayamiyorum. beseri bilimlerde her eksinin-artinin degeri ayni degil. o yuzden bunu gecelim. benim sorum su: bu her sene tekrarlanan ve bir onceki seneyi (her zaman degil tabii ama aziz dostum alfi'nin dedigi gibi "1997'den sonrasi hep downhill hocu") aratan annus horribilis son dakikalarinda muthis bir vucut calimiyla annus mirabilis'e donusecek mi? yoksa bunun icin takvim senesini yahut tanrilar tarafindan henuz kesinlestirilmemis/benim haberim olmayan/kaos kelebeginin durumuna bagli bir zamani mi bekleyecegim?



kestane kebap, acele cevap.

Wednesday, September 14, 2011

teknolojiyle imtihan, take umpteenth

 bunalima girip sac kestirmenin, boyatmanin, alisveris yapmanin teknolojik bir karsiligi oldugunu dusundum bugun. o da herhalde desktop duzenlemek, arkaplan degistirmek, yetmemesi, bir suru dosya silmek, sonra dosyalari yeniden duzenlemek, duzenlerken birkac tane daha silmek, kalanlari bastan duzenlemek... sonra bir bakmissin 13.3 inch'lik bir ekranin onunde butun bir gun gecmis. uc dakikada bir obsesif bir sekilde e-mail kontrol etmeyi, bir kosu twitter'a, oradan rss feed'lere bakmayi saymiyorum bile. eskiden telesekretere mesaj geldi mi diye kontrol ettigimiz bir donem vardi -ya da benim yoktu pek, o kadar eskiye gitsem gitsem o siralar amiga oynuyordum. simdi hepimiz alabildigine connected'iz -nokia'nin ruyasi gercek oldu- kim mesajini okumus olmasina ragmen cevap vermeye tenezzul etmemis sak diye goruyorsun mesela. bir zamanlar, turlu aplikasyonlari gectim, sms read receipt'lerin bile olmadigi gunlerde herhalde daha naif bir dunyamiz, daha rahat kafalarimiz vardi.


aklima "azicik asim, kaygisiz basim" atasozunun gelmesiyle, bir an iphone'u emekliye ayirip annemin kenara attigi, kullanim alani telefonla konusmaya ve sms gondermeyle sinirli nokia'sina coksem mi diye dusundum. sonra hemen her seyin fotografini cekip belgeledigim gercegi aklima geldi. bir instagram, bir hipstamatic ve leme ugruna kafa rahatligindan feragat ettim. hem smart phone'larimiz olmasa metroda halimiz nice olur?

Monday, September 05, 2011

agustos

eylul ayina yeni girdigimiz su gunlerde agustos'a dair yazi. ama retrospect boyle bir sey degil mi?


sevimli olmaya calisan agustos. yemezler
agustos'u nedense hic sevemedim.

kendisine dair bildigim tek guzel sey annemin dogumgunu olmasi; o da butun agustos'u degil,
sonlarinda bir gunu dolduruyor. agustos'ta basima hep bir isler geldi. kansersiniz dediler: agustos. ameliyat oldum: agustos. anneme gelmis gecmis en muhtesem dogumgunu hediyesini bir agustos gunu lokal anesteziyle belimden ilik sokerlerken uluyarak verdim; kadincagiz operasyonun yapildigi odanin kapisinda bayginlik geciriyordu. daha eski bir agustos sabaha karsisiydi, depremle uyandik. senelerce istanbul'a geldigim tatillerde rahat uyku uyuyamadim, tatillerde iki hafta kaldim kactim.

bu agustos da, esyanin dogasi geregi olsa gerek, bekleneni verdi (ya da beklenmeyeni). bu ayda bir pazar gunu hissi var; haftanin sonuna geldik/yazin sonuna geldik, simdi onune gecilemeyecek olani bekliyoruz: hafta bitecek/yaz bitecek. illa bir suru sey de bitecek; bolum sonu canavari cikacak -agustos hemen hemen hic sektirmeden basima turlu isler acmistir, acmaya da devam ediyor. o berbat pazar gunu hissini de atamiyorum, agustos'ta every day is like sunday: tuhaf bir beklenti, bitse de gitsek havasi. eylul gelince rahatliyorum. eylul'le nerede oldugunu biliyorsun, ayaklari yere basan bir ay. belli ki bir suru baslangic olacak; sezon aciliyor, is, guc, okul, sehre donusler. o berbat araf hissinden kurtuluyorsun en azindan; agustos ise bildigin omur torpusu.

bittigin iyi oldu. seneye gorusuruz. but not if I see you first!


Friday, July 08, 2011

bir aforizma yahut bir alinti

bugun
evet
bugun...
yeni bir sey deneyecegim
(yenilik...!)
iste boyle yazmayi
bir ayseozyilmazel
bazen biraz yilmazozdil
bir ergen kizin lise edebiyat dergisi coskusu
(uygunundan bir tane de murathan mungan siiri cakabilsem suraya resmi tamamlayacak)
boyle yazinca
...
sanirim cok etkileyici bir seyler
oluyor
hayatimizda
(senin hayatinda... benim hayatimda... biraz daha nokta koyayim gelmisken.................)

[arada kalkip yemegi karistirabiliyorum, nasil olsa bilinc akisi. biraz tuz. biraz enter tusu. biraz daha nokta....]

brian ferry roportajini okudum kalkmisken.
cok guzel kadinlarin
-mesela simarik modellerin-
pesine
dusmeyin demis.
(40 yasindan sonra anlamistir dedi 40 yasindan sonra anlayan bir baskasi)
brian agabey:
simarik model
senin elinin altinda olan
bir
olgu
(dur ne zamandir nokta koymadik.........)
bizim sagimiz
solumuz
(sonra tekrar saga. bazi seyler unutulmuyor: trt trafik egitimi)
calvin klein'in erkek modelleri
victoria'nin sirri melekleri ile
cevrili mi
sanirsin?

yeterince duygusal ve ic paralayici olamadigimi farkettigim icin biraz daha eften puften seylerden bahsetmeliyim onumuzdeki satirlarda.
(kizim enter'i unutma. uzun cumleyi ousterhout da yazar)

utu
utu yapmam gerektigi
hatirlatildi
(oh firsat bu firsat)
sen bana
eskiden
onu yap
bunu yap
demezdin
oysa... simdi?
utu yap ha. utu yap
utu
isitilmis bir demir parcasi:
bagrima basiyorum.
seni
bastigim gibi
(sembolik cinsel gondermeler)
....

hassiktir boyle yazinca beynim bosaliyor tamamen. simdi anladim niye tercih edilen bir stil oldugunu; allahim sen beni kisa cumlelerle imtihan etme yarabbim.
/over and out.

(buraya da siirsel bir alinti. orselenmislige dair bir seyler. yer kalirsa yasanmisliklar)

Tuesday, June 14, 2011

to whom it may concern

sevgili okuyucular, biricik takipciler;

bildiginiz uzere, ben bu blogu sizleri mutlu etmek, gonlunuzu hos tutmak icin yaziyorum. tek istedigim sizin begenileriniz dogrultusunda eserler vermektir. zahmet olmazsa bana e-mail atarak islememi istediginiz konulari, hosunuza giden stili ve cesitli oneri, elestiri ve isteklerinizi bildirirseniz, ben de oradan hareketle sizlere daha iyi hizmet verebilirim.

hahahah haddi len.

bu bir nedir? kisisel blog. gun geliyor faydali olabilecek, yok efendim yunanistan'da cep telefonu aboneligi soyle, taksiler boyle gibi bilgiler geciyorum. zamaninda kemoterapi ve radyoterapi maceralarimi da yazdim; herhalde hayatinda boyle seyler yasamamis (ve yasamayacagini umdugum) insanlar okuyup "aa bu da boyleymis" diye dusunmus, belki verdigim kimi tavsiyeler ise yaramistir. ama su siralarda artik gorece olarak kuculmus olan sahsi dertlerimi, izlenimlerimi yaziyorum; bazen begendigim bir iki sarkiyi, filmi paylasiyorum, su bu. ama yok, bir cihangir lafi edip (bu cihangir de amma gilligisli meseleymis ha. herkes birer disko partizani), saka yollu bohemlikten dem vurunca vurun kahpeye. kemoterapi blues iyiydi de, bu mu kotu? uzulup bozuldugum sanilsin da istemem zira hem konuya kasimpasa civarlarindan bakiyorum hem de sosyolojik bir gozlem gibi bir yandan da. cikarimlar soyle: bir kere anonim olarak istedigimizi diyebiliyoruz, buna hakaret, kufur, intizar -hepsi dahil. ikincisi gorece mutlu, rahat hayati olan herkesin allah belasini versin -gordugum kadariyla konsensus bu. sevgili 9-5 calisan, isinden, hayatindan tiksinmis arkadasim: kusura bakma, bu da benim hayatim. gonul isterdi ki, sen de ofislerde dirsek curutme ama boyleyken boyle. bu kadar sinirlerin oynuyorsa okuma burayi. ben boyle "oraya gittim soyleydi, buradan sikildim ay ne yapsam ki" temali bir seyler karalamaya, belli ki, devam edecegim. orada sayfanin kosesinde bir yerlerde bir unfollow tusu olacakti.

Monday, June 13, 2011

there and back again, kim bilir kacinci take.

makedonya'dan dondum. donduk hatta. epey kalabalik bir grup olarak gitmistik; fire vermedik. makedonya izlenimlerimi bir baska yazida, hatta buyuk ihtimalle diger blogda yazmayi dusunuyorum; burada soyleyecegim sey baska. makedonya, evet, hayli cekilmez, berbat bir yer. oyle tatil icin falan dusunebilecegimiz yorelerden degil. dolayisiyla, istanbullularin cok iyi bildigi bir deyisi bu ulkeye de uyarlamak mumkun: "en guzel yani, turkiye'ye donusu." hal, durum boyle. peki ya bendeki bu geri donmeye bagli kasilma? sanki zevkten zevke kosuyor, konfor icinde yuvarlaniyorduk. iste istanbul: guzel, sahane bir haziran; havasi da, hayret edersin, taptaze. iste ev: konforlu, rahat, merkezi. bir nevi iste kapi iste sapi. ama bir de su, iste pinar: yine rahatsiz, yine huzursuz. ama tatlim, bir omur seyahatle gecmez ki? ustelik orada da banyolari begenmiyor, servise demedigini birakmiyor, havasindan sikayet ediyorsun (ic sesim konusuyor).

quo vadis?
belki de bu aksam istanbul'da bir otelde kalip kendimi aklimatize etmeliyim. sonra onumuzdeki maclara bakariz.

not: bu postun altina da gelip soyle simariksin, boyle bilmemnesin diye siksik edecek arkadas, bosuna etme. evet oyle simarigim, boyle kustahim ve en gicigi ne biliyor musun? istedigimi yapabiliyorum. o zaman pasta yesinler. kib.

Thursday, April 21, 2011

lale devri

istanbul'un her yerinde laleler var. yoldan gecerken arabayi durdurup aradan uc dort lale alsak, eve koysak, buna barbarlik diyebilir miyiz? tabii herkes uc dort lale alsa evine goturse, neticede bir haftada yol kenarlari dimdizlak kalir; kabul. ama ben herkes degilim? kimsenin kendisi icin herkes olmadigi on bilgisiyle hareket edersek bunu istememi kimse hor gormez herhalde. neyse, simdilik yol kenarindaki lalelere dokunmuslugum yok. yolunmus yol kenari laleleri gorurseniz hic bana suc falan atmayin.

derken; gecen gun PARASINI VERIP cicek almis eve gotuturken (bakiniz: temsili resim) kendimi the hours filminde meryl streep'in oynadigi clarissa vaughn gibi hissettim. bu sadece bana olmuyordur umarim -bu derken kastim sadece cicekli the hours sahneleri degil elbette. gun gelir breakfast at tiffany's, devran doner bonnie and clyde (mesela hypothetical cicekleri hypothetically calarken). konsepti filmlerle sinirlandirmayalim (ki, evet, tabii ki the hours'un esasen roman oldugunu da biliyorum, pekitesekkurederim) romanlarla da oluyor. kendimizi anna karenina'da hissedersek ama bazen? o zaman sikinti var ve simdi sergen gelecek.

iste o sahne: clarissa eve cicek goturuyor. ben bu kadar cok almiyorum tabii, kac para o cicekler haberiniz var mi?

velhasil, boyle tuhaf bir sinematiklesme (literaturlesme?) kafasini paylasabildigim esim dostum olsun isterim. es dost olmasa da, tanimadigim siz okuyucu belki. sevgi paylastikca buyur. sanirim nevroz da oyle. woody allen yaniliyor olamaz.




Thursday, April 14, 2011

yine yeni yeniden

ne olabilir? su olabilir: yerlesik hayata tam olarak da yerlesemedim. su sira iki evli ama biraz da evsiz nomadic bir hayat tarzi surerken bir yandan da ev bakiyorum. cihangir-galata-cukurcuma tam bir seytan ucgeni: cilgin kiralar ve bu fiyatlarla bize sunulan, kimisi kopek baglasam, troll soksam durulmayacak bir takim evler. sevgili ev sahipleri, neden bu kadar zalımsınız? insan bari banyosunu bir elden gecirir. mutfaga curumemis bir dolap takar. verdigimiz para asgari ucretin uc katindan fazla cunku. belki bu blogu okuyan, insafa gelen biri olur. olur mu dersin?

gelismelerle karsinizda olacagim.
durmak yok yola devam.
ajanspress

Sunday, October 17, 2010

upuzun bir bayram tatili

mi?

birkac gundur suren calismalarimizdan (ie. gunlerdir "yeaa bi yere gidelim yeaa" demelerimiz ve sonunda bugun oturup fiyatlara bakmamiz merkezindeki calismalar) neticesinde gordum ki:

a) bayramda bir yere gidilemiyor. cunku esas gitmek istedigimiz misir;
    a1) luxor-aswan gibi bolgeleri kapsayan nil turlari ile iddiali fiyat politikasina dahil.
    a2) gayet gidilebilir fiyatta olan opsiyonlar sharm-el-sheikh ve kahire. dostum kahire'ye 500 euro vermemi beklemiyorsunuz herhalde? abu simbel'i, edfu'yu, hatshepsut'un funerary temple kompleksini gormedikten sonra ne anladim misir? ben bir de saf gibi "ya vakit olur da sinai'deki aziz catherine manastirina da gideriz, bu donem derste cocuklara misir colu manastirlarini gosteriyoruz he mi?" diye hevesleniyordum. ha. ha. ha.

gidemedigimiz Abu Simbel


b) bayramda, mesela, kapadokya'ya gidilebiliyor.

kasim ayinin ortasinda nevsehir-nigde-kayseri ucgenindeki hava durumuna bagli olarak bu olabilir de, olmayabilir de. mesela cappadocia cave spa hotel neler vaadediyor?

"Fiyata Dahil Olan Hizmetler: Sauna, buhar odası, kar odası, tuz odası, ısıtmalı-kapalı yüzme havuzu, jimlastik salonu, kablosuz internet ve otopark bulunmaktadır."

isin dogrusu ozellikle tuz odasi ve de JIMLASTIK salonuyla otel adeta bana reddedemeyecegim bir teklif yapiyor. istanbul'da kicimi koltuktan ofis sandalyesine oradan geri koltuga kadar kaldiran bir insan olarak jimlastik salonuyla imtihanimin neticesi ne olur bilemiyoruz. bayramdan sonra haber ederim. belki.

(b plani: tam bayram tatillerine TESADUFEN denk gelen bir konferans bulup parasini bolumden talep etmek. okumayin burayi dekan hanim. saka yapiyorum. o tarihte konferans yok zaten.)

Saturday, July 03, 2010

Woooot!

oncelikle 1-10 temmuz tarihleri arasinda biz sizi haberdar edecegiz deyip, 10 temmuza kadar beklemeyip, beni de ulser yapmayan koc uni'ye tesekkurlerimi sunuyorum.

beklenen mujde! ocak-subat ayindan beri uzerinde calistigim, mart itibariyle basvurumu yaptigim koc uni'nin art history and archaeology graduate programindan full fellowship geldi mi? geldi. costum mu? costum. masalara cikip oynadim mi? ee, oynamadim. oynardim aslinda, ama ortam musait degildi dun. onumuzdeki maclara bakacagiz. yani illa ki bir masaya cikip oynama ortami olusacaktir diye iyimser dusunmek istiyorum.

konuyla ilgili daha uzun yazarim gibi gibi. daha kontrati imzalayip yollamadim ama pazartesi onu da halledeyim, gercek bir memurin tavriyla isleri full resmiyete dokeyim, ondan sonra gelsin dunya turu, gitsin caribbean cruise? yok lan, iste tell-atchana/alalakh kazisina misafir gozlemci olarak katilim gosterme, belki bir iki sefer bodrum, en kisa zamanda mumkunse her odasina (iki) beni her an izleyecek ceiling cat yapistirdigim daire, and it takes two to tango. [note the masterful use of the oxford comma!]

hayat bana guzel be! (insert nazar boncugu)

Tuesday, June 29, 2010

Back in the USA

by chuck berry.

fakat hahayt, elbette ki amerika'ya geri falan donmedim, bildigimiz, sevdigimiz Istanbul'umuza geri dondum. hatta kesin donus yaptim. esasen kesin donusu Mart 19'da (unutamamisim Ox'tan kurtuldugum tarihi, o derece) yapmistim ama, Mayis sikintisi ile (bir NBC filmi), Haziran ise yine yollarda gecti. aLmanca aci vatan blogunu iki kisi farkla (kim lan o iki kisi?! burada eksik?) okuyan herkes bilecektir ki, almanca ogrenmeye gittigim 4 haftalik hizlandirilmis kursumdan Goethe Institut'la cok muhatap olmadan dondum. esasen almanya gezisi biraz Paris gezisi oldu desem yeridir. pismanlik? sifir.

neyse, biz bunlari hep yazdik.

Istanbul'a gelirsek (ki geldim cuma gecesi itibariyle -arkadas bin munuh'ten 7.20'de, burada 1'de (gece) eve yerles. babam o kadar saatte bodrum'a arabayla gidiyor be?) tabii pek guzel, pek yahsi. ozellikle bunaltici sicaklardan bunaltmadigi zamanlarda. Temmuz'a yaklasirken bunu beklemek cok gercekci degilse de (vallahi kasip kafadan yazmaya calisiyorum *drumroll*) Eyfjallajokull (kesin bir harf kacirdim, neyse) hasebiyle bu yazin normalden daha soguk, ve beklenmedik anlarda yagisli gecmesi ihtimali mevcut -ki 18. yy'da mi ne olmus bu, ayni yanardagin, ayni bok yemeleri neticesi yasanamayan bir yaz ve olamayan ekinler, nihayetinde kitlik. neyse ki artik o kadar direkt olmuyoruz kitliktan (olenler de var bu arada; biz olmuyoruz diye). biz en fazla bir agiz tadiyla tatil yapamayiz, Bodrum'a giderim ben tekneye, yagmur yagacagi denk gelir; ama inadina mesela Amuq Valley excavations'a katilirim, orasi da golgede 62 olur.

ama simdiki planlar? cumartesi bir ihtimal (yazdim diye jinxlenmesin amma) havuz (pinar'in uc sene sonra suyla imtihani); sonrasi allah kerim!

[yazi da konusuz porno gibi olmus, farkindasiniz degil mi? -sadece konusuz kismi tabiiy]

Thursday, January 07, 2010

Istanblues

Almost done here; due to leave on the 11th, back to (apparently snowy) Oxford.
Feeling: confused.
Status: heimatlose.

This post: pointless.

Sunday, November 22, 2009

2012: Marduk gelecek

Aksamustune kadar uyudugum cok ender gunlerden birinde (bugun) hava kararmisken uyaninca depresyonun pencesine dusmemek icin filme gitmeye karar verdim. Peki hangi film? 2012: Marduk gelecek, bittik tukendik, olduk. Depresyona girmemek icin iyi bir film mi? Evet, cunku dunyanin sonu geldi konulu eserleri hep takdir etmisimdir. 2012 muthis geyikler barindiran bir film; Independence Day'in kulaklarini cinlatan cok sahnesi var. Amerikan baskani gene kahraman, ama bu sefer siyah. Zamanla degistik tabii hepimiz. Izlerken birkac sey hesap ettim. Birincisi 2012 Araliginda hala doktoramin bitmiyor olusu. Filmde bir suru "doktor bilmemkim" muhabbeti var. Ben orada olsam hala doktor bilmemkim degilim. Bu beni uzdu. Akademiyaya yeterliligimi ispatlamadan dunyanin sonu gelsin istemiyorum, arti bu benim Nuh'un gemilerinden birine alinma sansimi da epey kisitliyor gibi. Ben kanser gecirdim? falan desem, o daha da kotu, bunun geni kotu diye eksi puanlari topladim demektir. Bu sebeple, dunyanin sonunun mesela 2030 gibi yuvarlak bir rakama cekilmesini rica ediyorum. 2050 dersek en guzeli. O tarihe kadar kendimi kanitlarim diye umuyorum (ya da olmus olurum.)

Bunun haricinde, Oxford gibi bir sehirde apokaliptik filmin etkisi cok yuksek olmuyormus, bunu da gordum. Nuyorkun donup felaketlerin geldigi bir baska film olan ve su an adini unuttugum eseri sehrin bizzat kendisinde izledigimizde, disari ciktigimizda en azindan bir on bes dakika "uaauuv buralar hep donduydu ehehe kekeke" gibi geyigini yapmak imkani olmustu. Oxford kimsenin umrunda degil. Cikinca da zaten buraya apokalipsin falan ugramayacagini net olarak goruyorsun. Yaklasik 1150'den beri ogrencinin apokalipsi zaten burasi, daha ne felaketi olsun?

Surekli birlik beraberlik temasinin islendigi bir eser olmasi da canimi sikti. Burada bir ve beraber olacagim kimse yok. Sokakta hayvan bile yok? Felaket gelse ne yapacagiz, biri bunu bana aciklayabilir mi? Kime sarilacagim mesela? Kimle kahramanlik pesinde kosacagim? Neyse tarih 21 Aralik'ti sanirim; term time degil, oyle bir durumda evde mevde olmam lazim. Tamam rahatladim.

Otobiyografik yazimi okuyan okurlara en icten selamlarimla. Filme arkadaslarinizla geyik yapmak icin gidebilirsiniz. Ozellikle NYC, D.C., California'nin herhangi bir sehri, Londra gibi yerlerde tadi cikar. Hindistan'i da cok gosterdi, orada da tadi cikabilir, ama herkes bade oldu, onu soyleyeyim.