Showing posts with label personal. Show all posts
Showing posts with label personal. Show all posts

Saturday, April 21, 2012

hipo...

...potam. acikcasi hipo denince aklima ilk gelen sey, zamaninda antik misir'da diger her seyden fazla olume sebep olmus bu sevimli hayvan.

sevimli dedim de, esasen tanidigim tek hippopotam british museum'un meshur antikitelerinden olan su ustteki.


ama derdim o degil. zaten hippo antik yunanca'da at anlamina gelen ἵππος'dan; hipo ise 'asagisinda' diye cevirebilecegim ὑπό'dan geliyor. sikintim ise, bir japon'un (hakaru hashimoto) basimiza sardigi hipotiroidim. zaten dikkat ettim, ne zaman basima bir hastalik sarilsa, birilerinin kulaklari cinliyor (ya da mezarinda ters donuyor.) hatirlayacak olursak diger orneklerimiz de thomas hodgkin ve kendisinin adini verdigi tip lenfomada gorulen guzide hucrelere isimlerini veren dorothy reed ve carl sternberg isimli sahislardi. rahmetlileri zamaninda cok andim. simdi sira hakaru-san'da.

dorothy reed. like a boss.


reed-sternberg hucresi. carl sternberg'i kimse sallamamis ve internetlerde fotografi yok. yaziiik.

 





 
    hakaru-san. duydugu uzuntu yuzunden okunuyor.
bu noktada, isyanim su dilemma uzerinden: hipotiroidim var, bunun icin ilac almam gerekiyor ki eksik hormonu dengeleyeyim. fakat hipotiroid icin aldigim ilac gunde birkac kere hipertiroid ataklarina sebep oluyor. ilaci birakamiyorum cunku o zaman hipofiz bezim cok uzulurek, tiroid bezime "kaytarma!" mealli TSH yolluyor. zaten kendi haline birakilinca, kendi immun sistemim kendi tiroidime saldirdigi icin (iste boyle kendi icinde savas veren bir yapim var) bu opsiyon mumkun degil. butun bunlari duzeltmesi icin aldigim sentetik tiroid hormonu ise (yunanca "iyi" anlamina gelen eu- prefix'i kullanilarak sevimli bir havaya sokulmaya calisilmis euthyrox) hem daha bunyemi normal hormon seviyelerine ulastiramadi HEM DE ara ara overdrive'a gecip bana sanki hipertiroidmisim gibi semptomlar yasatiyor.


lutfen tip bilimi bunu cozsun. bugun cumartesi, yarin pazar, hadi pazartesi de 23 nisan, resmi tatil. ama sali gunu masamda istiyorum.

(cunku neredeyse pazar gunu geldi catti ama ben hala game of thrones'un ucuncu bolumunun tamamini izleyebilmis degilim. becauseofreasons.)

Wednesday, April 18, 2012

yazarimiz yillik izninin bir bolumunu kullandigindan

degil tabii. pazartesi aksami buyuk bir heves ve keyifle pizzami ismarlamis, game of thrones s02e03'un basina oturmusken, bahsi gecen iki kisilik pizzayi tek basima on dakikada tuketmemin de etkisiyle dizinin ortalarinda hipoglikemik soka girdim. dizi yarim kaldi, ben de pazartesi aksamindan beri hastanedeydim. game of thrones'u ise, 13.3" ekranda yarim yamalak izlemeye kiyamadigimdan eve donmeyi bekledim. ve iste (az once) donmustum. watch this space.

Sunday, December 04, 2011

neighbours a.k.a. komsular

bir an boyle baslayinca sanki avustralya'nin gururu neighbours dizisinden bahsedecek misim gibi olmadi mi? ama tabii ki hayir, kaldi ki diziden de anca kylie minogue'u hatirliyorum. konumuz bildigimiz komsularimiz. karsiki komsu, ust kat komsusu, en alttaki gencler falan gibi.

cihangir'deki ikinci evime tasindigimdan beri bir komsuluk muessesesiyle muhatap olmus durumdayim. bundan onceki evde her katta bir daire vardi ve ust kattaki komsunun kopeginin ayak citcitcitcitlarindan ve sahipleri olmadiginda non-stop ulumasindan baska bir sey pek duymuyorduk. hafif magarasal bir ortamdi ev ses acisindan.

ne zamanki (eylul'de) daha klasik bir cihangir setting'ine sahip bu yeni eve tasindim, o zaman komsu kavramiyla tanistim (burada senelerdir yurt disinda oldugum goz onunde bulundurulsun).


karsi komsu(lar): cekirdek aile: anne, cocuk ve evin reyisi babadan murekkep. baba rolundeki eleman ayni zamanda toprak sahibi oldugundan hem apartmanda birden fazla (sanirim uc?) dairesi var, hem de apartmanla ilgili her turlu mevzuda ona danisiyoruz. dolayisiyla kendisi ve ailesi (daha cok ailesi, okumaya devam) komsular listemde hakettigi kadar buyuk yere sahip. evli, bir cocuk babasi. dunyanin en simarik 4 yasindaki kizi dolayisiyla benim karsi dairemde oturuyor. gunun 12 saati ya ciglik atan, ya avaz avaz sarki soyleyen, ya bir kelimeye takilip onu defalarca tekrarlayan ya da uluma-bogurme arasi sesler cikararak tepinen bir y u m u r c a k. eskalini de belirledim; bir gun yalniz yakalasam korkutmayi, olmadi celme takmayi dusunuyorum ama henuz mumkun olmadi. hayatimda ilk duvara vurup "eeeyh yeter be" dememe sebep olmus insan bu kucuk 4 yasindaki bebe iste. bitmedi! bu ailenin babaannesi olan sahis da bu uc kisilik cekirdek ailenin hemen ust katinda oturuyor. let the good times roll. oncelikle geline sabir dileklerimle, zira babaanne her allahin gunu asagi katta, genellikle de bu 4 yasindaki iblisin yavrusu ile ugrasiyor oluyor. yumurta kartonu gecirgenligindeki duvarlardan nasil cocuk yetistirilmeyecegi derslerini sayesinde her gun alma firsatim oldu. bir sesini iyice tize cikararak (teyze tizi) avaz avaz bagiriyor, bir o da tepiniyor, sonra isyan ediyor, en sonunda dayanamayip cocugun istedigini yapiyor. ertesi gun ayni loop tekrar; cunku kucuk iblis yeterince cingar cikarirsa istedigini elde etmeyi ogrendi. alinacak ders: cocuk yetistirmeyi bilmiyorsaniz, cocuk yapmayin. mersi.

son gunlerde (ki anlasilmaz degil) bu tantanaya gelin-kaynana kavgalari da eklendi ki tabii evin babasi (sanirim benden kucuk) civarda yokken yapiliyor. gecen gun cok heyecanli bir tanesine sahit oldum, iki yetiskinin tepinmesi, bir seylere vurmasi, kapilari carpmasi, teyze tizi vs. daha genc kadin tizi gibi parametreler mevcuttu. tam neyle ilgili oldugu da anlasilamadigi icin aslinda tadi biraz kaciyor. yani tek duydugunuz arada tizlesen arada bogulan ciglik, birtakim anlasilmaz hakaretler ve bir suru gurultu. demem o ki, biraz daha komsulari dusunseler, en azindan popcorn yerken dinler, turk acik oturum programi yakalarim (live).

iyi haber: karsi komsu kizinin anaokuluna baslamasi gerektigine sanirim sonunda ikna oldu. gunduzleri pek ses cikmiyor. bunun tek aciklamasi kizin evde olmamasi olabilir. (ya da oldurup sanatcilar parkina gomduler. -tasteless, I know)

yan apartmandaki duvari bana bitisik cift: iste aradiginiz her sey bunlarda: ask, nefret, ihtiras! sik sik kavga ediyorlar; bir iki kere "polisi mi arasam?" diye dusundurecek boyutlara ulastigi oldu. en sevdigim kisimlari, kadinin BANA BAGIRMA BANA BAGIRMA diye avazi ciktigi kadar bagirdigi sekanslar. adam genelde bir seylere vuruyor. bazen karsilikli esya attiklari oluyor, gecen gun sanirim biri duvarda patladi, sonra arkasindan gelen sessizlikti beni urkuten. acaba ayni anda kafalarina bir sey gecirip ikisi de oldu mu diye endiselendim. bir sure sonra kendilerine geldiler ve biraz daha alcak bir tondan kavga devam etti de rahatladim.

en alt kattaki komsu(lar?): bir veya iki genc erkegin kiraladigi, bahceye acilan daire. onlarin herhangi bir sesi bana ulasmiyor. gecenlerde bir kapida kalma tesadufu vesilesi ile tanistik o kadar. ama burada yer almayi hak ettiler cunku KOMSUYUZ.

karsi apartmandaki en ust dairedeki abi: sanirim yonetmen bu. ya da ben kendisini oyle yaftaladim. ne zaman sokak tarafindaki camdan bakiyor olsam adam camdan bakiyor oluyor. uzun sacli, gozluklu. gozlemci bir kisiligi olduguna kanaat getirdim. herhalde her gordugumde orada olmasi bir tesaduf olamaz. (bir de sanirim iyi manzarasi var)


karsi caprazdaki bakkal: mahallenin sevgilisi, her turlu gerekli gereksiz malzeme: merdiven, tornavida, levye, koli bandi vb. karsilayicisi. bir de bana gelen buyuk paketleri (mesela amazon) teslim aliyor. yani, aliyormus. ben bunu amazon'dan siparislerim hala gelmedi of gumruge mi takildi diye dertlenirken, bir gun bana ziyarete gelen ve bakkala ugramis annem sayesinde ogrendim. hanfendi sizin kiziniz galiba, bunlar ona gelmis diye vermis anneme amazon siparislerini. yani kendisi ayni zamanda part-time lokal posta kutusu.  havalar iyiyken sabahin korunde bir diger arkadasiyla dukkanin onunde, tam benim yatak penceremin onune denk gelen yere mevzilenip, o gunku siyasi meseleleri ve futbol gundemini tartisma izdirabi neyse ki havalarin sogumasi ile tatile girdi.

mahallenin merakli teyzesi: mahalle varsa, teyze var. burasi cihangir, bohem olur oranin havalari, sanat sepet tayfasindan gerisi oturmaz diye dusunmeyin. buranin eski sakinleri de hala aralarda gentrification'dan kacmis yasamaya devam ediyorlar. teyze, gercek bir teyze. sokaga acilan camina yerlestirdigi bir minderi ve her sabah o minderin ustune memelerini yerlestirerek basladigi bir mesaisi var. mahallenin muhtari da bir baska teyze mesela, ama bence bizim sokaginkine de en azindan bir merchandise yahut fahri konsolosluk versinler. epey erken saatlerde basladigi mesaisini (belki de ogle uykusu arasi alarak) gecenin gec, hatta haftasonlari sabahin erken saatlerine kadar surduruyor. bircok kere cok gec saatte eve donerken kendisinin tasvip etmeyen bakislarina maruz kaldim. basilisk gibi. ama sokakta eskaza bir olay olsa, iste bu teyzenin tanikligi sayesinde sip diye cozulur diye tahmin ediyorum. belki de sokaga mobese kamera koyacak yer bulamamis, teyzeyi maasa baglamislardir.

simdilik eyyorlamam bu kadar. bir baska blog post'a dek esen kalin.

Saturday, October 29, 2011

bugun benim dogumgunum

bugun degil aslinda. ama insan bu basliga karsi koyamiyor; teoman'in sarkisi da guzeldi (gecen fizy'de dinlemeye calistim, onun yerine kadinim cikti, kapatmadan evvel 30 saniyesine maruz kalip 30 m. dalisa gectim). velhasil, bugun cumartesi ve artik bu aksam dogumgunumu kutlamak icin kutlu dogum haftasi cercevesinde son sansim gibi gorunuyor. o zaman onwards and forwards. elimizde ne varsa ortaya koyacagiz (cok yok).

simdi dogruya dogru, esas dogumgunum, tahmin ediyorum ki 33 senelik kariyerimin en kaybedenler kulubu dogumgunuydu. aylar oncesinde "x, y, z" diye parametrelerle (diyelim) siraladigim dileklerden -tanri varsa ve dinlemis idiyse tuhaf espri anlayisina veriyorum, thanks old boy- sadece x ekseninde gerceklesti. boyle olunca butun denklem birbirine giriyor. neticesi: "hic yoktan iyidir"den ziyade "hay aminakoyim ben boyle isin."

daha mutlu bir dogumgunumden. ben zannettiginiz beni tutan annem. solda: sardunyalar. hep sardunyalar.


kisisel dramimi uzatacak degilim; zaten persembenin gelisi carsambadan, pazartesinin gelisi pazardan belli olmustu. 23 ekim gunu van depremi haberiyle sarsildik. en azindan bir kismimiz sarsildi. diger bir kismimiz halaya cikti; "7.4 yetmedi mi?" soyleminin kemalist versiyonuyla bir sure eglestiler. neticede, en azindan benim genis cevremde, mahalle baskisi etkin olmus olacak ki, sesler kesildi. ama o mideme yumruk yemisim hissini unutmam mumkun degil. birer sehir efsanesi olduguna kendimi inandirdigim yardim kolilerinden tas, bayraga sarili sopa gibi seylerin ciktigi haberlerinin gercek oldugunu ogrenmemle basim hepten dustu. aylar oncesinden girdigim kutlu dogum haftasi (cok orijinal) zevzekligi yurt capinda kriz trajedisine donustu. ve iste bu seneyi de boyle yemistik. derdim, "dogumgunum ziyan zebil oldu"dan ziyade bundan sonraki her dogumgunumde oyle veya boyle bu korkunc haberleri hatirlayacak oldugum gercegi. fil gibi de hafizam var anasini satayim.

33'u bitirip 34'in ilk gunlerini yasarken hissettiklerim kendimden cok simdiye kadar sadece haritada gordugum, fotograflardan bildigim bir sehirle ilgili. bir de van kedileri ve kucukken haritaya dogru yere cizmeye calistigim ama seklini hala hafizamda net olarak cikarabildigim van golu ile. ileride kismetse van'i yine kedileri ve goluyle hatirlayabilmek dilegiyle.

"and if good fortune never comes, here's to whatever comes!"

Thursday, September 15, 2011

annus horribilis

ortodoks kilisesi gibi, eylul ayinin baslamasiyla (trivia: kilise takvimi 1 eylul'de baslar) kendimi yeni bir seneye baslar hissediyorum. senelerin profesyonel ogrenciliginin getirisi: eylul-ekim demek yeni ogrenim senesi demek. gecen gun bahsettigim o pazar gunu kilikli agustos bitince, insana pazartesiyi (ama isin dogrusu bazen de nedense cumayi?) hatirlatan eylul'un zamani. iste o zaman geriye donup seneye retrospektif bakislar atiyorsun. bazi high -ya da low- lightlar:


- gecen sene tam bu donemlerde yeni basladigim pozisyonda basindan beri turlu sikintilar cektim; gerek yukseklisans kismi, gerekse asistanlik gorevleri olsun. danisman/patronla cinnete suruklenmeye sinirsel olarak artan astim eklenince yenilmis sayildik. (-)

- yeni tasindigim ev ocak-subat gibi eskidi. kacasi oldum. nisan ayi gibiydi kalici olarak kactim. (-)

- subat-temmuz arasi gorece parlak bir doneme imza atmis gibi gorunsem de, buyuk oranda ev kadinligi rolunun getirdigi sikintiyi goz ardi edemeyiz. ustelik her cikisin bir inisi oldugu gibi bu da bilinen sekilde neticelendi. cok da cikmamistim aslinda. (-)
clueless in bodrum. countdown to ext: 1 day.

- epik proporsiyonlarda kotu bir yaz tatili. iyi basladi (bu yaz saglam gezi yapti) ama ani viraji alamayarak bodrum'da duvara cakti. (buyuk -)

- saglik durumu hala remisyonda, kritik iki seneyi de doldurmus olmaktan dolayi buyuk bir arti. ama bildiginizin aksine saglam vucut illa ki saglam kafayi getirmiyor. bu durumda (±) (ingilizce ogretmenlerinin sevdigi bir puanlama: yarim arti).






turkiye gundemine girmek, bahsetmek dahi istemedim. bir gunluk gundemin (mesela bugunku) bile oglene dogru insani migren atagina sokabilecek kadar korkunc olmasi hasebiyle, bu sene de cennet vatanda herhangi bir iyilesme gorulmedigi gibi, her turlu rezillik yine arka arkaya yasandi. turkiye'ye her sene annus horribilis. basquiat'yi anarak: SAMO.

bu noktaya gelmeme su kadar kaldi. bakin su >--< kadar.
sene sonlarinda soylenen "iyisiyle, kotusuyle" klisesini kullanirsak, acikcasi, kac puan artidayiz, ne kadar eksideyiz (gerek bireyler [ben] gerekse tuzel kisilikler [siz hepiniz]) tam hesaplayamiyorum. beseri bilimlerde her eksinin-artinin degeri ayni degil. o yuzden bunu gecelim. benim sorum su: bu her sene tekrarlanan ve bir onceki seneyi (her zaman degil tabii ama aziz dostum alfi'nin dedigi gibi "1997'den sonrasi hep downhill hocu") aratan annus horribilis son dakikalarinda muthis bir vucut calimiyla annus mirabilis'e donusecek mi? yoksa bunun icin takvim senesini yahut tanrilar tarafindan henuz kesinlestirilmemis/benim haberim olmayan/kaos kelebeginin durumuna bagli bir zamani mi bekleyecegim?



kestane kebap, acele cevap.

Wednesday, September 14, 2011

teknolojiyle imtihan, take umpteenth

 bunalima girip sac kestirmenin, boyatmanin, alisveris yapmanin teknolojik bir karsiligi oldugunu dusundum bugun. o da herhalde desktop duzenlemek, arkaplan degistirmek, yetmemesi, bir suru dosya silmek, sonra dosyalari yeniden duzenlemek, duzenlerken birkac tane daha silmek, kalanlari bastan duzenlemek... sonra bir bakmissin 13.3 inch'lik bir ekranin onunde butun bir gun gecmis. uc dakikada bir obsesif bir sekilde e-mail kontrol etmeyi, bir kosu twitter'a, oradan rss feed'lere bakmayi saymiyorum bile. eskiden telesekretere mesaj geldi mi diye kontrol ettigimiz bir donem vardi -ya da benim yoktu pek, o kadar eskiye gitsem gitsem o siralar amiga oynuyordum. simdi hepimiz alabildigine connected'iz -nokia'nin ruyasi gercek oldu- kim mesajini okumus olmasina ragmen cevap vermeye tenezzul etmemis sak diye goruyorsun mesela. bir zamanlar, turlu aplikasyonlari gectim, sms read receipt'lerin bile olmadigi gunlerde herhalde daha naif bir dunyamiz, daha rahat kafalarimiz vardi.


aklima "azicik asim, kaygisiz basim" atasozunun gelmesiyle, bir an iphone'u emekliye ayirip annemin kenara attigi, kullanim alani telefonla konusmaya ve sms gondermeyle sinirli nokia'sina coksem mi diye dusundum. sonra hemen her seyin fotografini cekip belgeledigim gercegi aklima geldi. bir instagram, bir hipstamatic ve leme ugruna kafa rahatligindan feragat ettim. hem smart phone'larimiz olmasa metroda halimiz nice olur?

Tuesday, February 15, 2011

cenaze sekli

oldugumde bana su sekil bir toren yaparsaniz cok memnun olurum. bir azize gibi, bir bodhisattva gibi dileklerinizi yerine getiririm. o kadar rebet'i nereden bulucaz edicez falan gibi bahaneler de istemiyorum; insan kac kere oluyor?

 

 1983 yapimi rembetiko filminden son sahne: marika'ya veda.

(morbid yazi yazmadim, yarin oburgun gitmeyi planlamiyorum. ama aranizda benden genc olanlar var. soz ucar, yazi kalir stayla.)

Saturday, August 14, 2010

hom svit hom

ve iste yine tasinmistim. ama bu sefer son iki senedir ilk kez gecebildigim yerlesik hayat sebebiyle mutlu ve gururluyum. sayalim: 2002'den beri oturdugum 9. ev ya da oda. evet, yaziyla DOHUZ. ozellikle de oxford'daki oda ve yurt maceralarimdan ("... bonitasini"), onu takip eden altin kizlar evindeki sitcom ortamindan sonra su sicakta ev tasimak bile bir nevi ilac gibi geldi. simdi eksikleri yazayim da bu blogu takip eden es dost mesela onlari alsin getirsin. haha.

- yemek masasi ve dort sandalye. yemek masasinin en kucuk boy kare olanlari tercihimiz.
- hemnes'in venge tonundaki komodinleri (x2) ((kapakli olanlar, masa gibi olanlar degil))
- 100x55 ya da 60 boyutlarinda koyu kahve ya da krem rengi calisma/bilgisayar masasi
- yete oturmak icin puf (yoksa ayakta kalirsiniz ihvanlar)
- bar sandalyesi (baslangic icin iki adet yeter)
- DYSON anti alerji filtreli elektrik supurgesi (sefin tavsiyesi)
- habitat'dan benim begendigim lambalar
- aplik. bu aplik ne allahaskina? bilen varsa alsin gelsin!
- plazma ekran. cok buyuk degil ama, 30kusur inch'lerden olsun. tercihan ambiance light'li. arkasinda da direktoman usb'den flashdisk girebildiklerimizden olmali ki dvd player almamiza gerek kalmasin.
- aslinda eliniz degmisken blu-ray belki?

simdilik aklima gelen bunlar, daha geldikce yazarim. tesekkurler turkiye.

Sunday, November 22, 2009

2012: Marduk gelecek

Aksamustune kadar uyudugum cok ender gunlerden birinde (bugun) hava kararmisken uyaninca depresyonun pencesine dusmemek icin filme gitmeye karar verdim. Peki hangi film? 2012: Marduk gelecek, bittik tukendik, olduk. Depresyona girmemek icin iyi bir film mi? Evet, cunku dunyanin sonu geldi konulu eserleri hep takdir etmisimdir. 2012 muthis geyikler barindiran bir film; Independence Day'in kulaklarini cinlatan cok sahnesi var. Amerikan baskani gene kahraman, ama bu sefer siyah. Zamanla degistik tabii hepimiz. Izlerken birkac sey hesap ettim. Birincisi 2012 Araliginda hala doktoramin bitmiyor olusu. Filmde bir suru "doktor bilmemkim" muhabbeti var. Ben orada olsam hala doktor bilmemkim degilim. Bu beni uzdu. Akademiyaya yeterliligimi ispatlamadan dunyanin sonu gelsin istemiyorum, arti bu benim Nuh'un gemilerinden birine alinma sansimi da epey kisitliyor gibi. Ben kanser gecirdim? falan desem, o daha da kotu, bunun geni kotu diye eksi puanlari topladim demektir. Bu sebeple, dunyanin sonunun mesela 2030 gibi yuvarlak bir rakama cekilmesini rica ediyorum. 2050 dersek en guzeli. O tarihe kadar kendimi kanitlarim diye umuyorum (ya da olmus olurum.)

Bunun haricinde, Oxford gibi bir sehirde apokaliptik filmin etkisi cok yuksek olmuyormus, bunu da gordum. Nuyorkun donup felaketlerin geldigi bir baska film olan ve su an adini unuttugum eseri sehrin bizzat kendisinde izledigimizde, disari ciktigimizda en azindan bir on bes dakika "uaauuv buralar hep donduydu ehehe kekeke" gibi geyigini yapmak imkani olmustu. Oxford kimsenin umrunda degil. Cikinca da zaten buraya apokalipsin falan ugramayacagini net olarak goruyorsun. Yaklasik 1150'den beri ogrencinin apokalipsi zaten burasi, daha ne felaketi olsun?

Surekli birlik beraberlik temasinin islendigi bir eser olmasi da canimi sikti. Burada bir ve beraber olacagim kimse yok. Sokakta hayvan bile yok? Felaket gelse ne yapacagiz, biri bunu bana aciklayabilir mi? Kime sarilacagim mesela? Kimle kahramanlik pesinde kosacagim? Neyse tarih 21 Aralik'ti sanirim; term time degil, oyle bir durumda evde mevde olmam lazim. Tamam rahatladim.

Otobiyografik yazimi okuyan okurlara en icten selamlarimla. Filme arkadaslarinizla geyik yapmak icin gidebilirsiniz. Ozellikle NYC, D.C., California'nin herhangi bir sehri, Londra gibi yerlerde tadi cikar. Hindistan'i da cok gosterdi, orada da tadi cikabilir, ama herkes bade oldu, onu soyleyeyim.