Saturday, August 14, 2010

hom svit hom

ve iste yine tasinmistim. ama bu sefer son iki senedir ilk kez gecebildigim yerlesik hayat sebebiyle mutlu ve gururluyum. sayalim: 2002'den beri oturdugum 9. ev ya da oda. evet, yaziyla DOHUZ. ozellikle de oxford'daki oda ve yurt maceralarimdan ("... bonitasini"), onu takip eden altin kizlar evindeki sitcom ortamindan sonra su sicakta ev tasimak bile bir nevi ilac gibi geldi. simdi eksikleri yazayim da bu blogu takip eden es dost mesela onlari alsin getirsin. haha.

- yemek masasi ve dort sandalye. yemek masasinin en kucuk boy kare olanlari tercihimiz.
- hemnes'in venge tonundaki komodinleri (x2) ((kapakli olanlar, masa gibi olanlar degil))
- 100x55 ya da 60 boyutlarinda koyu kahve ya da krem rengi calisma/bilgisayar masasi
- yete oturmak icin puf (yoksa ayakta kalirsiniz ihvanlar)
- bar sandalyesi (baslangic icin iki adet yeter)
- DYSON anti alerji filtreli elektrik supurgesi (sefin tavsiyesi)
- habitat'dan benim begendigim lambalar
- aplik. bu aplik ne allahaskina? bilen varsa alsin gelsin!
- plazma ekran. cok buyuk degil ama, 30kusur inch'lerden olsun. tercihan ambiance light'li. arkasinda da direktoman usb'den flashdisk girebildiklerimizden olmali ki dvd player almamiza gerek kalmasin.
- aslinda eliniz degmisken blu-ray belki?

simdilik aklima gelen bunlar, daha geldikce yazarim. tesekkurler turkiye.

Saturday, July 03, 2010

Woooot!

oncelikle 1-10 temmuz tarihleri arasinda biz sizi haberdar edecegiz deyip, 10 temmuza kadar beklemeyip, beni de ulser yapmayan koc uni'ye tesekkurlerimi sunuyorum.

beklenen mujde! ocak-subat ayindan beri uzerinde calistigim, mart itibariyle basvurumu yaptigim koc uni'nin art history and archaeology graduate programindan full fellowship geldi mi? geldi. costum mu? costum. masalara cikip oynadim mi? ee, oynamadim. oynardim aslinda, ama ortam musait degildi dun. onumuzdeki maclara bakacagiz. yani illa ki bir masaya cikip oynama ortami olusacaktir diye iyimser dusunmek istiyorum.

konuyla ilgili daha uzun yazarim gibi gibi. daha kontrati imzalayip yollamadim ama pazartesi onu da halledeyim, gercek bir memurin tavriyla isleri full resmiyete dokeyim, ondan sonra gelsin dunya turu, gitsin caribbean cruise? yok lan, iste tell-atchana/alalakh kazisina misafir gozlemci olarak katilim gosterme, belki bir iki sefer bodrum, en kisa zamanda mumkunse her odasina (iki) beni her an izleyecek ceiling cat yapistirdigim daire, and it takes two to tango. [note the masterful use of the oxford comma!]

hayat bana guzel be! (insert nazar boncugu)

Tuesday, June 29, 2010

Back in the USA

by chuck berry.

fakat hahayt, elbette ki amerika'ya geri falan donmedim, bildigimiz, sevdigimiz Istanbul'umuza geri dondum. hatta kesin donus yaptim. esasen kesin donusu Mart 19'da (unutamamisim Ox'tan kurtuldugum tarihi, o derece) yapmistim ama, Mayis sikintisi ile (bir NBC filmi), Haziran ise yine yollarda gecti. aLmanca aci vatan blogunu iki kisi farkla (kim lan o iki kisi?! burada eksik?) okuyan herkes bilecektir ki, almanca ogrenmeye gittigim 4 haftalik hizlandirilmis kursumdan Goethe Institut'la cok muhatap olmadan dondum. esasen almanya gezisi biraz Paris gezisi oldu desem yeridir. pismanlik? sifir.

neyse, biz bunlari hep yazdik.

Istanbul'a gelirsek (ki geldim cuma gecesi itibariyle -arkadas bin munuh'ten 7.20'de, burada 1'de (gece) eve yerles. babam o kadar saatte bodrum'a arabayla gidiyor be?) tabii pek guzel, pek yahsi. ozellikle bunaltici sicaklardan bunaltmadigi zamanlarda. Temmuz'a yaklasirken bunu beklemek cok gercekci degilse de (vallahi kasip kafadan yazmaya calisiyorum *drumroll*) Eyfjallajokull (kesin bir harf kacirdim, neyse) hasebiyle bu yazin normalden daha soguk, ve beklenmedik anlarda yagisli gecmesi ihtimali mevcut -ki 18. yy'da mi ne olmus bu, ayni yanardagin, ayni bok yemeleri neticesi yasanamayan bir yaz ve olamayan ekinler, nihayetinde kitlik. neyse ki artik o kadar direkt olmuyoruz kitliktan (olenler de var bu arada; biz olmuyoruz diye). biz en fazla bir agiz tadiyla tatil yapamayiz, Bodrum'a giderim ben tekneye, yagmur yagacagi denk gelir; ama inadina mesela Amuq Valley excavations'a katilirim, orasi da golgede 62 olur.

ama simdiki planlar? cumartesi bir ihtimal (yazdim diye jinxlenmesin amma) havuz (pinar'in uc sene sonra suyla imtihani); sonrasi allah kerim!

[yazi da konusuz porno gibi olmus, farkindasiniz degil mi? -sadece konusuz kismi tabiiy]

Wednesday, June 09, 2010

Cats vs. Dogs

Cats vs Dogs
Via: Online Schools

buyuk beklentiler

seneler sonra great expectations'i tekrar izledim, francesco clemente'nin cizimlerine yne hayran kaldim. filmi ilk izledigim tarih 2000'den oncesi olsa gerek, demek ki henuz new york'a gitmemisim, san'at dunyasina karismamisim; ayni seyleri hala begendigime gore de ya sahiden bana cok hitap etmis ya da pek ilerleme gostermemisim. (bence ilki)

bu arada clemente'nin film icin degil, kendisi icin yaptigi islerin o kadar da hastasi degilim niyeyse. yine de mesela bu, map of what is effortless, cok guzel; hem cagrisimli hem hayvanli.

ne ogrendik? the past is a foreign country.

Tuesday, June 01, 2010

Eva Peron'lastim

yine ayni temayi devam ettireyim, cok fena aklima takildin be tango? suradan ulasabilirsiniz az evvel (iki gun once) bahsini gecirdigim filmin mithis tango sahnesine. featuring: jessica biel und colin firth. kazik gibi sirtla (colin) tango yapmak da her babayigidin harci degildir. hem mr. darcy, hem tango yapabiliyor; ol de olelim?

Thursday, May 27, 2010

Mad about the Boy




ustunden bir sure (iki yil?) gectikten sonra az evvel yine easy virtue'yu izledim. her sey var: COLIN FIRTH (win), jessica biel (cok guzel bu kadin?), kristin scott-thomas (essential englishness), tilki avi, atlar, kopekler, berbath ingiliz havasi -ve guney fransa'dan kopup gelmis "you didn't love me well enough" diyebilecek kadar aciksozlu bir amerikali.

cok muthis baslayan bir seyler artik cok muthis olmamaya basladigi zamanlar icin larita'nin formulu acik ve net: when the going gets tough, the tough get going.
ama siz yine de jessica biel'in bence epey muthis soyledigi ve benim linkte paylastigim "mad about the boy"u dinleyerek ise girisin. pesimist olmanin alemi yok!


(bu arada when the going gets tough'in orijinaline sahip olan billy ocean'in versiyonu icin soyleyecek sozum yok. cunku "korkunc"tan fazlasini diyebilmek isterdim, diyemedigimi farkediyorum. bu da "cover'lari kendisinden bin kat daha guzel olan sarkilar listesine ilk bes numaradan giris yapsin)

Tuesday, May 25, 2010

Lost in Lost: ve iste bitmisti


























Lost'un bitiminde galiba aklimda gecen gun zorla dinlemeye tabi tutuldugum sarki "yillardan sonra, yollardan sonra" (by yeni turku) var. kendimi emekliye ayrilmis gibi hissediyorum. hayattan beklentilerim bugun farkli olabilir: lost b i t t i. biz buyuduk ve kirlendi dunya! (gene yeni turku referansi, gecen hafta o galatada'ki konsere denk gelmeyecektik) ama sahiden oyle olmadi mi? arkadas, 6 senede doktorayi verirdim. bir baskasi master'iyla birlikte lisansini bitirir yuksek muhendis cikardi mesela. evlenip iki cocuk sigdiran olurdu. 2010 mayis itibariyle kolektif olarak milyonlarca insanin ortak paylasimi olan bir sey sonlandi, evrende kesin bir enerji kaymasi olmustur. bir de mesela, lost'un sonunu elestirmek icin harcadigimiz enerjiyi baska yere kanalize etsek, seneye mars'ta kolonilesiriz. bunu demisken, benim soyleyeceklerim yok mu? (soru retorikti)

"sorulara cevap alamadik!" bu en buyuk serzenis oluyor gordugum kadariyla. ama ortada 6 senedir devam ettirilen bir heyecan var, son bolume kadar da karistirdikca karistiracagiz inadi. su durumda lost'un son bolumlerinin (ki iki bolum olarak yayinlandi, torrentcilerin haberi vardir umarim, hayvan gibi dosyalar gorurseniz ya sasirmayin, ya da benim gibi iki ayri episode olarak hazirlanmisini indirin) gercekten butun mevzulari aciklanmasi (mesela herkesin kafayi taktigi KUTUP AYILARI) sanirim beklenemezdi. beklenmis. cok gercekci degil. senaristler, "her seyi acikliyoruz!" arena/ugur dundar yaklasimi yerine daha holistic bir yontem secmisler; genel olarak kavramlar aciklaniyor, detaylar degil (yani "abi niye adada kutup ayisi vardi yeaa? diyenler hayal kirikligina ugrayacak). benim gibi detaylara takan bir insansaniz muhakkak ki "e peki o kadin kimdi? lapidus'u niye pazar gunu kilisede goremedik?" gibi sorulariniz olacak. bence daha zevklisi bunlara izleyicinin kendisinin cozumler uretmesi. senaristlerin boyle bir amaci var miydi bilmiyorum ama bu final sayesinde daha aylarca lost konusulacak, buna benzer hatirladigim bir de the mulholland drive geliyor aklima lynch'ten. haftalarca "olm nooldu filmde?" diye dolanip, internetten aciklamali makaleler okumus, "haa, hmm" diye aramizda temaasaa etmistik. lost icin de bunun olacagini ongoruyorum.

(su noktada farkettim ki j.j. abrams ve biraderlerinden milyorlar aliyormusum gibi bir hava olusmus)

bu cikar iliskilerini (haha) bir yana birakip, nacizane, ve bol spoiler'li yorumlarima gelirsek:

oncelikle, sembolizm dolu bu adayi ve diziyi ben genel hatlariyla begendim. sonu da yine sembolizm doluydu. sembolizmin hastasiyim ben, once bunu aciklayayim, sonra aa bu kiz delirmis, nesini begendi demeyin. ben izlerken o karakterlerin, olaylarin, hepsine altmetinler yaziyor "surada suna referans vermis, burada bu var" diye kendi gonlumu egliyordum (ki matrix'i de bu sekilde begenmistim zaten). bunlarin bilincli olduguna eminim. misal, iki sefer de "drink this" ("degistiren" suyu iciris) gondermesinin yapilmasi tesaduf olamaz -acik bir inisiyasyon mevzuu donuyor, ki ben bunu hristiyan teolojisi baglaminda okuyup, komunyonla baglantilar kurdum. bunun disinda, misir'a ozellikle bol gonderme vardi: misal adadaki dev sobek heykeli. buradan anliyoruz ki, jacob ve kardesini yetistiren teyze adaya gelen, ikizlerin annesiyle latince konusmus da olsa, buyuk ihtimalle adanin varligi daha eski. buradaki ikizler acikca cain ve abel'i tekrarlayan jacob ve esau (a.k.a. karaduman) ikilisi. hatirlayalim, eski ahit'te, rebekah ve israel'in oglu olan kardeslerden, jacob, ikiz olmalarina ragmen "ikinci" cocuktur, dolayisiyla, ilk dogmus erkek haklari esau'nundur. ama annesi rebekah hamileligi sirasinda da gordugu isaretlerden jacob'in daha iyi bir "ilk-dogan" olacagindan emin olarak babasini kandirir, esau'nun haklarini calar. jacob ve (adi aciklanmayan ama acik ve net) esau arasindaki bu dikotomi dizi boyunca -daha dogrusu bu iki karakter ortaya ciktigindan beri- canli tutuldu. bence? basarili bir sembolizm kullanimiydi. netice: jacob's ladder / yakup'un merdiveni hikayesini (ki the substitute bolumunde merdiven konusu bizzat mevcut) okuyan sanirim herkesin cozebilecegi gibi, o 6 sene israilogullarinin mesih ya da mesihsel zamanlar gelene kadar cektigi cile idi. en nihayetinde jacob'in merdiveni sayesinde isiga gittiler. mesihi cogu literatur zaten birebir kelime anlamiyla tanimlamaz, burada da herkesin "kendi aydinlanmasi" olarak gorursek (ki ben oyle goruyorum) o gun o kilisedekilerin hepsi kendi aydinlanmasini yasadi, ve gittikleri ya da gitmeleri gereken yer her neresi ise oraya gittiler. "bir sonraki" asamaya gectiler. huzuru buldular. hepi ending. bu arada jack'in jacob'dan el almasi da bana jack'in bizzat mesih (christos) figurunu sembolize ediyor oldugunu dusundurdu, bunu da ekliyorum. sozkonusu insanlarin hepsinin kisisel badireler atlatmasi, karakter olarak buyuyup gelismeleri ve olabileceklerinin "en iyisi" olmalari da bu tezimi -bence- dogruluyor. bu konuda ibrani kaynaklarin disina cikip ortodoks teolojisi ne demis okumak isteyen olursa "the ladder of divine ascent - saint john climachos"a bakabilir. ama ben, konunun eski ahit agirlikli bir gonderme oldugunu dusunuyorum. jacob'in misir baglantisi (acin okuyun, her seyi ben mi anlatacagim?) da dizideki misir temasini, heykelleri, tapinagi vs. acikliyor.

lost yapim ekibi, su durumda, bir "lost: additional material" adli apayri bir yapimla cikip, detaylari aciklayabilir. bu hem izledigini pek anlayamayan seyirciye (ki turk seyircisinin ici judeo-hristiyan gondermelerle dolu bir sembolizmi sak diye anlamasini beklemek de cok gercekci degil) bir walthrough olur, hem de adamlara rant. bu da ongordugum diger olasiliklardan biri. ya da boyle daginik birakirlar, insanlar aylarca ustunde oyle miydi boyle miydi diye konusur ve bittikten sonra da herhalde en uzun sureyle gundemde kalan dizi olarak rekorlari kirar. her turlu kazaniyorlar.

ben de vesile ile cok fazla detaylara girmenin mumkun olmadigi bu alti senelik odyssey yorumumu boylece noktalayayim, ve aslinda alinan dersin biraz da insanin en iyi dostunun hayvan oldugunun (bu benim zorlama altmetnim!) altini cizeyim. yavrum vincent, iste gercek candost sensin. boone'u da son bir kez gorduk, ona da sevindim. yakisikli cocuktu!

goodnight, and good luck.

Tuesday, May 18, 2010

Tori Amos Somewhere over the rainbow



Best version of this song EVAR. And no, do NOT disagree with me or I shall throw my glove.

Thursday, January 07, 2010

Istanblues

Almost done here; due to leave on the 11th, back to (apparently snowy) Oxford.
Feeling: confused.
Status: heimatlose.

This post: pointless.

Sunday, November 22, 2009

2012: Marduk gelecek

Aksamustune kadar uyudugum cok ender gunlerden birinde (bugun) hava kararmisken uyaninca depresyonun pencesine dusmemek icin filme gitmeye karar verdim. Peki hangi film? 2012: Marduk gelecek, bittik tukendik, olduk. Depresyona girmemek icin iyi bir film mi? Evet, cunku dunyanin sonu geldi konulu eserleri hep takdir etmisimdir. 2012 muthis geyikler barindiran bir film; Independence Day'in kulaklarini cinlatan cok sahnesi var. Amerikan baskani gene kahraman, ama bu sefer siyah. Zamanla degistik tabii hepimiz. Izlerken birkac sey hesap ettim. Birincisi 2012 Araliginda hala doktoramin bitmiyor olusu. Filmde bir suru "doktor bilmemkim" muhabbeti var. Ben orada olsam hala doktor bilmemkim degilim. Bu beni uzdu. Akademiyaya yeterliligimi ispatlamadan dunyanin sonu gelsin istemiyorum, arti bu benim Nuh'un gemilerinden birine alinma sansimi da epey kisitliyor gibi. Ben kanser gecirdim? falan desem, o daha da kotu, bunun geni kotu diye eksi puanlari topladim demektir. Bu sebeple, dunyanin sonunun mesela 2030 gibi yuvarlak bir rakama cekilmesini rica ediyorum. 2050 dersek en guzeli. O tarihe kadar kendimi kanitlarim diye umuyorum (ya da olmus olurum.)

Bunun haricinde, Oxford gibi bir sehirde apokaliptik filmin etkisi cok yuksek olmuyormus, bunu da gordum. Nuyorkun donup felaketlerin geldigi bir baska film olan ve su an adini unuttugum eseri sehrin bizzat kendisinde izledigimizde, disari ciktigimizda en azindan bir on bes dakika "uaauuv buralar hep donduydu ehehe kekeke" gibi geyigini yapmak imkani olmustu. Oxford kimsenin umrunda degil. Cikinca da zaten buraya apokalipsin falan ugramayacagini net olarak goruyorsun. Yaklasik 1150'den beri ogrencinin apokalipsi zaten burasi, daha ne felaketi olsun?

Surekli birlik beraberlik temasinin islendigi bir eser olmasi da canimi sikti. Burada bir ve beraber olacagim kimse yok. Sokakta hayvan bile yok? Felaket gelse ne yapacagiz, biri bunu bana aciklayabilir mi? Kime sarilacagim mesela? Kimle kahramanlik pesinde kosacagim? Neyse tarih 21 Aralik'ti sanirim; term time degil, oyle bir durumda evde mevde olmam lazim. Tamam rahatladim.

Otobiyografik yazimi okuyan okurlara en icten selamlarimla. Filme arkadaslarinizla geyik yapmak icin gidebilirsiniz. Ozellikle NYC, D.C., California'nin herhangi bir sehri, Londra gibi yerlerde tadi cikar. Hindistan'i da cok gosterdi, orada da tadi cikabilir, ama herkes bade oldu, onu soyleyeyim.

Thursday, November 12, 2009

Byzantine intrigues



John I Tzimiskes (you can tell he's the bad guy with a name like that) killed his uncle Nikephoros Phokas while Nikky was asleep, on the floor of his room, in front of his icons. Apparently, Tzimiskes had been having an affair and was in league with Theophano, Nikephoros' wife (in name only, as Phokas had been living a chaste life after his first wife's death -romantic) and the Empress had let John and the plotters in the palace -they were dressed as women.

Says Leo the Deacon, contemporary chronicler.

On the left, nice manuscript image of Nikephoros Phokas, on the right, a coin with John Tzimiskes, being crowned by the Virgin.

Friday, October 30, 2009

Dating Manuscripts

Dating systems and dates of manuscripts. For those who may be struggling with those Byzantine manuscripts which only have the date from "creation" mentioned. Also, note that the Byzantine year starts on September 1st, not January 1st, so it can get tricky.

Yes, this is what I do on a Friday night.

Thursday, October 29, 2009

Turkun NHS'le imtihani

Merak edenler icin bir GP (general practician) klinigi; benim kayitli bulundugum Summertown Health Centre. Sira beklerken blog post yapacak kadar sikildim, bir; ikincisi de gelecek nesillere aktarilmasi adina: amme hizmetinde sasmayan adresiniz (bu ben oluyorum, health centre degil) Swine flu'dan kirilan sevimli kasabamiz Oxford'da astim testleri ve gerekirse Babe asisi.


gereksiz islere ayirdigim zamani arastirmaya ayirsam doktoranin bitme suresi: 15 ay.

-- Posted from my iPhone

Friday, August 07, 2009

Oxfordshire Blues

Well, not Oxfordshire, Oxford proper actually. Still, somehow "blues" did go better with "shire" -without any intentions to make a subtle reference to Lord of the Rings, whose author is an Oxonian- in any way.

Oxford is almost always rainy. And if you live in Oxford, or in any other part of the UK, it's actually compulsory to talk about the weather for at least 10 minutes every day. Except Sundays. God created the world in six days and rested on Sunday, watching football, presumably.

It's not a city, it's a town. I think a city needs to have a population of at least 500.000 people, and I am being generous.

Back to the rain business: it's actually better when it rains. It's too humid to be comfortable in warm weather. When (if) it gets above 24, it actually gets uncomfortable. And all these years we ranted and raved about good old Istanbul.

The University: dreaming spires, yes there is all that. There is also an iron clad bureucracy that would put France to shame. In order for things to work, you have to know people. And people you know have to know other people, preferably more important people than themselves. Alternatively, having nerves of steel and the patience of Job may also work. In the long run.

Colleges: They all hate each other, don't believe if they state the opposite. Little states within a state. When they're not hating each other, they look down their noses to the relatively newer establishments. (i.e. "OP" - the Other Place or, say, St. Catz.)

Ducks: ducks, as in Anas platyrhynchos. I live right by the canal and I wake up with ducks, laugh with ducks, cry with ducks, fall asleep with ducks. Like roosters, but they quack throughout the day, not only at dawn. Not that I'm complaining, they're good company for a rainy day.

Bicycles: You have to have one, period. Park near the Odeon cinema for a downtown stroll. Please don't ride through Cornmarket, it's really annoying. It's already chaotic as it is.

More to follow later. So far so good.

Tuesday, April 28, 2009

Would you like some radiation?

So, the long awaited radiotherapy did start on Monday. I had a tomography before, for my doctor to plan stuff like seeing me in 3D (must have been very exciting) and deciding which areas are to be shot. Or radiated. On Monday I was also marked with a board marker. They put little adhesive tapes over the marks and told me it's okay to take a shower, only don't rub the area. Well, this is day 2, and one of them already came off. I will ask for the tattooing option. On the funnier side, I now have a huge cross on my upper chest, which is very visible. The cleaning lady at the gym asked me if I was a member of some cult. Really.

The radiation part doesn't feel like anything, pretty much like having your x-ray taken and the machine is really cool, reminds of the Space Odyssey. That said, radiotherapy is not the most innocent treatment around; the problems (mostly other cancers) show up years later. I'll think about that years later. Compared to chemotherapy, this one's like a day in the park.

All those said, I am rather hoping for some super hero(ine) powers. I wouldn't like to take all this radiation for nothing. I did consider taking a cat in with me, resulting, hopefully, in me turning to cat woman but the security is rather tight at the hospital. Maybe I'll still get some extraordinary trait. Or have green babies in the future.

Thursday, April 23, 2009

Oh Hai












One of my favorites from LOL Manuscripts lately, of Sir Francis Drake. Awesomeness. As a fan of lulz and manuscripts, I am possibly their biggest fan. Do visit the blog, the link is in the title.

Thursday, April 16, 2009

How much of a nerd are you?

And on a lighter note:


I am nerdier than 91% of all people. Are you a nerd? Click here to take the Nerd Test, get geeky images and jokes, and write on the nerd forum!


I really don't think I'm that much of a nerd. It didn't have any seriously nerdy questions. I failed high school maths twice.

Done with the chemotherapy

Now unto the unknown realms of radiotherapy, which is expected to start sometime by the end of April. Although the whole treatment is not over yet, I am grateful the chemo part is, as it was, to say the least, a bitch.

Impressions:

  • Chemo sessions take really, really long. At least they did for me except one, and that one resulted in a blocked vein. We're talking about sitting in a chair for 4 hours receiving toxic chemicals through IV.
  • The nausea. Really. The first few times I didn't even get it, but after the 6th session or so, the nausea was so bad I had to go for cortisone, which is a two sided blade.
  • Mouth sores. They take about 3 to 7 days to go away and in the meantime one can enjoy wonderful meals in the guise of baby food mixed with protein powder. Mmm yummy. Having to actually do the rather complicated oral hygiene routine during this time is also a thrill.
  • I am now a rather yellow-skinned individual. Doctors say the discoloration goes away after a while. Probably. In most people anyway.
  • I always had problems with the veins on the arm I received the treatment, sometimes so bad that I almost overdosed on painkillers (and still the pain would not go away.) It's really hard to describe it, it's like rheumatoid pain multiplied by 10. I won't miss it.
  • Fatigue. I remember days when going to the bathroom seemed like a hike through the mountains.
  • Say goodbye to your veins: they get really hard and thin, you get multiple thromboses, and are impossible to find. As a result of this, getting a simple blood test sample takes 20 minutes, the nurses (yes, multiple) try to locate a vein that is not blocked or is soft and/or thick enough. They do say that working with weights is the only way to remedy this. I tried.
I had to take this for about 7 months, and finally (trumpets) the tests say I don't have any cancerous cells -at least not the size that is detectable by current scanning methods. But since they want to make sure, they will give me some good old radiation to the affected areas. I am now wondering if I will get any superhero powers. Or turn green.